Gündem

Küresel Isınma Türkiye’de suyun geleceğini tehdit ediyor

Küresel Isınma Türkiye’de ve dünyada içme suyu kaynaklarının günden güne azalmasına neden oluyor. Ancak küresel ısınmanın da asıl nedeni ekonomiler tüketime dayalı olması. Daha fazla büyümenin tüketime bağlı olduğu ekonomik sistemde en büyük zararı dünyanın kendisi görüyor. Bunlar sonucu oluşan çevre yıkımları ve azalan su kaynakları daha çevreci bir ekonomiye geçmenin zamanının geldiğini gösteriyor.

Küresel Isınma Türkiye’de ve dünyada içme suyu kaynaklarının günden güne azalmasına neden oluyor. Özellikle ülkemize baktığımızda, geçmişte lapa lapa yağan karların yerini geç gelen ve en fazla birkaç gün yağan kar tanelerine bıraktığı görüyoruz. Küresel ısınma sonucu oluşan iklim değişikliği su kaynaklarımızı tehdit ediyor. Barajlar, göller ve diğer tüm içme suyu kaynaklarının günden güne kuruduğunu görüyoruz. Nitekim bunlara neden olan Küresel Isınma da bir şeyin sonucu. Kapitalizm. Kapitalizme bağlı ekonomiler büyümek için aşırı tüketimi desteklemekte ve bunun sonucunda küresel ısınma ve iklim değişikliği yaşanmakta. Tüm bunlar ve kuruyan su kaynaklarımız, bizlere daha çevreci bir ekonomiye geçmemiz gerektiğini söylüyor.

Covid-19 salgını, küresel kapitalist toplumumuzun gündelik şehir hayatı ve uluslararası tedarik zincirlerinin kırılganlığı konusunda iki önemli hatırlatma yaptı. Ekonominin sürdürülebilirliği için yerel üreticilerin vazgeçilmezliği ve şehir hayatında doğaya erişimizin kısıtlı olması. Yerel üretimin ve doğanın ise tükettiğimiz her diğer ürünle paha biçilemez bir ortak paydası var: Su.

“Sınırlı kaynakların olduğu bir dünyada sınırsız ekonomik büyüme olabileceğini sadece bir deli ya da bir ekonomist düşünür.”

Kapitalist ekonomi modeli su tüketimini teşvik ediyor

“Dolar kaç oldu? Altın mı alsak?” derken GSYİH büyümesine odaklı dengesiz kapitalist gerçekliğin kökten fonksiyonel bir ekolojik sistem dengesine bağlı olduğunu unutmamız beklenebilir. Ancak ekonomiye verilen bu önceliğin çevreci muhasebesini yapmak zorundayız. Ünlü çevreci ekonomist Kenneth E. Boulding’in dediği gibi: “Sınırlı kaynakların olduğu bir dünyada sınırsız ekonomik büyüme olabileceğini sadece bir deli ya da bir ekonomist düşünür.”

Su yenilenebilir ancak sınırlı bir kaynak

Su yenilenebilir ancak sınırlı bir kaynak. Dünya haritasını gözünüzde canlandırdığınızda tüm o maviliğin sadece %2,5’i tatlı su ve bunun %70’i buzullar içinde saklı. Eğer dünya üzerindeki tüm suyu beş litrelik bir şişede düşünürsek, insanların erişebileceği tatlı su sadece bir yemek kaşığındaki miktara denk gelir. Artan nüfus ve aşırı enerji kullanımı yüzünden dünyada kişi başına düşen kaliteli su miktarı giderek azalıyor. Dolayısıyla, su kıtlığı riskinde olan kıyıdaş ülkeler arasındaki jeopolitik riskler artıyor.

Örneğin, Fırat ve Dicle Türkiye’nin kontrolünde ancak Suriye ve Irak için hayati önem taşıyor. 1966’da Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın Türkiye’ye dayattığı kredi koşulu dâhilinde Suriye’ye saniyede giden 350 metreküp su 1987’de saniyede 500 metreküpe çıkarıldı. Eğer Türkiye su tasarrufu için bu miktarı azaltırsa veya tamamen keserse Türkiye’ye su göçü veya sınırda sıcak çatışma riskleri sürreal senaryolar değil. Büyük Etiyopya Barajı ve Mısır için oluşturduğu su kıtlığı riskleri hakkında Mısır’ın eski başbakanı Anwar Sadat’ın “Susuzluktan ölmeyi beklemeyeceğiz; Etiyopya’ya gidip orada ölürüz.” sözleri mesele su olduğunda devletlerin kırmızı çizgisinin ne kadar kırmızı olabileceğini özetliyor.

Türkiye su fakiri bir ülke

Lakin ve maalesef azalan zamanın bilincinde kolektif bir endişe yok. Türkiye sanıldığının aksine su zengini bir ülke değil. Tam tersine, ulusal su kullanımında tarımın sektör payı %70 olan Türkiye, tarımsal sulama kıtlığı riskinin en yüksek olduğu 9. ülke. Suyun yenilenebilir olması da bir teselli değil. Türkiye’de kişi başına düşen yıllık su miktarı 1921’de 13 milyon nüfusla 8 bin metreküpken 100 yıl içinde altıda bir oranına gerileyerek bugün kişi başına 300 metreküp olarak hesaplanıyor. Sebepleri ise kontrolsüz nüfus artışı, çevreye karşı sorumsuzluk, rant ve israf ekonomisi. Ezcümle, Türkiye’nin 5-10 yıl içinde tehlikeli kuraklık sorunları yaşayacağı ve 20 yıl içinde 100 milyon nüfusla su fakiri bir ülke olacağı öngörülüyor.

Sonuç olarak, pozitif GSYİH oranlarını uygarca gelişmek sandığımız ama doğayı ilkelce yok ettiğimiz bu dönemde, ekonomik bir çevreciliğe değil ama çevreci bir ekonomiye ihtiyacımız var. Bunun için de her politik ve ekonomik kararımızda çevreci-demokratik bir sağduyu göstererek sadece sınırlı suyu değil, tüm doğayı ve yaşattığı topluluğu korumalıyız. Ekonomik büyümek ekolojik denge pahasına olmamalı. Tozlanmış kapitalist merceklerimizi yıkayıp doğa ve insanlık için yeniden kalibre etmenin zamanı geldi. Eğer berraklığı bugünden ulusal bir öncelik hâline getirmezsek hatalarla dolu bulanık bir gelecek bizi bekliyor.

Yazar hakkında

Onur Tutuş

Merhaba, ben gazetecilik bölümü okuyan bir üniversite öğrenicisiyim. Yazmayı, okumayı, araştırmayı çok seviyorum. ''En yüce bilgi, başkalarıyla paylaşılan bilgidir.'' anlayışıyla öğrendiklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

1 Yorum

Ben de yorum yapmak istiyorum!

  • Bence su fakiri değiliz. Sonuçta etrafımız su dolu. Evet, tuzlu suyu içilebilir yapmak çok maliyetli fakat sonuçta kullanılabiliyor 🙂